Zafer ve Ramazan Bayramınız Kutlu ve Anlamlı Olsun.

Ancak adı koyulmuş sayılı bir kaç günde hatırlanır olmuşyakınlarımız ve sevdiklerimiz. Onda da ya tatil planları yaparız yada bir çoğumuz çalışmak zorundadır.

Ben sevdiklerimi her an yüreğimde hissederek yaşıyor ve yaşatıyorum. Yanlarında olamadığımın da bunu bir kaç içten samimi sözle telafi etmeye, gönüllerini almaya vefa borcumu ödemeye gayret ediyorum.

Gözlerini kapıya dikmiş bir nefes bekleyen nice yaşlılarımız ve çocuklarımızı da unutmayalım yine. Onlara vereceğimiz en güzel hediye kalpten gelen sevgi ve içten bir sarılıştır.

İnsan olmanın ayrıcalığı akıllı olmak ve bunu insanlığın yararına kullanmaktır. Ancak akılsız insan çevresine sevgisiz ve şüpheyle bakar. Kötü niyetli  hesaplar her adımını ama piyangonun ona vuracağından habersiz eriyecek bal mumu kanatlarla havalanır yere çakılacağını düşünmeden.

Sayılı ömrümüzü zevk ve nefislerimiz uğrunda kötü emeller için heba etmeyelim. Görmüyor musunuz ki, ne kadar çırpınırsanız çırpının sonuç değişmeyecektir. Bunun en iyi kanıtı çevremizdeki örneklerdir. Onlara bakmak bile yeterlidir.

Tüm sevdiklerimin ve sevenlerimin Zafer ve Ramazan Bayramını tebrik ediyor, en kalbi vefalı duygularla selamlıyorum.

Bu sayfayı açıp gözü takılanların hayatında en az bu beyazlıkta yeni sayfalar açılmasını diliyorum.

Sevgiyle..

Reklamlar

ANNEME GENELEVDE ÇALIŞTIĞIMI SÖYLEMEYİN, O BENİ YAZAR SANIYOR.

 Yıllar önce mesleğimle ilgili araştırmalar yapar, konuyla ilgili kitaplar alırdım. Derken Jacques Seguela’nın bu meşhur kitabıyla karşılaştım. Tabii kitabın başlığını birazcık değiştirdim.

 İnsanın hayatı reklamlar gibidir aslında. Film ya da dizi izlerken sık sık  araya girer ya. İşte o duraklamalarda –molalarda- bazen yarım kalan işlerimizi tamamlamaya çalışırız. Kimimiz bulaşık yıkar, kimimiz ütü yapar, kimisi yemek yapar, kimimiz kitabına bakar (ne kadar anlayabilirse tabi), kimimiz namazını acele acele  kılmaya çalışır (bunu bende yapardım eskiden). :)

 Görüyorsunuz ya bir dizide ya da filmde verilen reklam aralarında pek çok şey yapabiliyormuşuz. Ama ne kadar doğru ya da yanlış bu tartışılır. Zamanı oturarak boş boş geçirmektense her hangi bir şeyle meşgul olmak iyidir her zaman.

 Bizim hayatımızdaki reklamlar ise kendimizi boşlukta hissettiğimiz zamanlardır. Bu kimisi için işten, eşten, sevgiliden, akrabasından,  arkadaştan, kimisi de vatanından ayrı düştüğünde oluşan bir boşluktur.

 Bu durumda yapmamız gereken iki elimizi alıp kös kös oturmak olmamalıdır. Size somut bir şey kazandırmayacak olsa da mutlu olacağınız bir şey yapın. Bu sizin ruhunuz için gereklidir. Hayat size sunulmuş bir armağandır. Onu başkaları için değil kendiniz için yaşamayı seçin.

 Filmin sonuna kadar beklemeyin, bir daha reklam arası olmayabilir.

Ayşegül Karayel

BİN MİSKET TEORİSİ

“Bütün dünyanın size sırtını döndüğünü düşündüğünüzde, etrafınıza bir bakın , belki de sırtını dönenen sizsiniz.Yaşamımızda değer verdiğimiz bir çok kavramın yavaş yavaş kaybolmaya başladığını fark ettiğimizde çok geç olabilir. Önemli olan bunları zamanında fark etmektir” diyor ve ekliyor Selçuk Yetgin.

 ”Hayatımızdaki bir çok değişik sorunlar yüzünden sevdiklerimizden bir tebessümü bile esirger hale geldik.

 ’Bin Misket Teorisi’ndeki hikayeye dikkatinizi çekmek istiyorum: “Genç adam yoğun iş temposundan yorulmuştu. Vakit akşama yaklaşıyordu. Bazı günler geç vakitlere kadar mesaiye kaldığı oluyordu. Şirketin en üst düzey yöneticilerindi. İyi para kazanıyor, bir çok insanın imrenerek baktığı bir hayatı vardı.

 Bu tempo içinde ailesine ve kendisine gereken zamanı ayıramıyor, onlardan gittikçe uzaklaştığını hissediyordu. Derken bir akşam üstü rahatlamak için radyosunu açar ve çalan müzikle rahatlamaya çalışır. Müziğin aniden kesilip yaşlı bir adamın konuşmaya başlaması onu içinde bulunduğu yaşama geri döndürür.

 Radyoyu kapatıp işine geri dönmek üzereyken yaşlı adamın konuşması dikkatini çeker. Yaşlı adam anlatma başladı : “Bir gün oturdum ve kendi kendime bir hesap yapmaya başladım. Bir insan ortalama 75 yaşına kadar yaşadığını farz edelim. Bir senede 52 hafta olduğuna göre (75×52) bu yaşamında 3900 cumartesi yaşayacağı ortaya çıkar.

 En önemlisi ben, bunları düşünmeye başladığımda 55 yaşındaydım. Ve yaşadığım 2180 Cumartesiyi çıkarırsak ve 75 yaşına kadar yaşarsam önemde 1000 Cumartesim kalmıştı.

 Ertesi gün hemen birkaç dükkan dolaşarak 1000 misket toparlamaya başladım. O günden sonra her Cumartesi bir misketi kutudan çıkarıp kenara koydum.

 Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki bazı önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başladım. Anladım ki Dünyadaki zamanımın akıp gittiğini görmek kadar önceliklerimi düzene koymama hiç şey yardımcı olamaz..

 Bu sabah kavanoza baktığımda son misket kalmıştı. Onu da kavanozdan çıkarıp kenara koydum. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacaktı.”

 Yaşlı adamın konuşması genç yöneticiyi oldukça derinden etkilemişti. Aslında  bize verilmiş her günün bir lütuf olduğunu anlamayacak kadar duyarsız bir şekilde geçip gidiyoruz bu hayattan. Hangimiz sabah gözümüzü açtığımızda şunu tekrarlıyoruz.

 “Bugün özel bir gün çünkü ben yaşıyorum. Bana bir gün daha yaşama şansı verildi…””

Evet ben bu son cümleyi nicedir sabahları yatağımdan kalkmadan evvel derin bir nefes çekerek dua eşliğinde tekrarlıyorum. Size de tavsiye ederim.  Birine iyilik yapmak için doğru zamanı beklemeyin..

 Selçuk Yetgin’in mutluluklarınız kalıcı ve bulaşıcı olması dileğine yürekten katılıyorum

İKİ BACAK ARASINDA KALMIŞ BEYİNLER

Yazan:Nurdan YİĞİT

Geçenlerde Facebook’ta yaptığım bir isyan üzerine bu sitede  yayınlanan bir yazının Bir dostumun isyanı-insan haddini bilmelidir adlı makalenin konusu olduğum için altta ki yazıyı kaleme almayı ve sizlerle paylaşmayı düşündüm. Öykü tamamen yaşadığım bir olayın gerçekleridir.

Burada bahis edilen kişi olarak bende bir şeyler yazmak istiyorum.

Benim sosyal site anlayışım, (Facebook gibi) insanların karşılıklı bir şeyleri paylaşmasıdır.

İnsan gurbette olunca daha bir hassas ve miliyetci oluyor. Eşimle dostumla yazışarak, sayfama güzel insanlar ekleyerek, vatanından güzel haberler paylaşıyorsun. Fakat; arkadaşlarımın sayfalarındaki kendini bilmez beyler veya genç erkekler; israrla posta kutuma yazı yazıp, ya da dürtmekle ellerine ne geçiyor bilmiyorum.

Evet… ben belki topalım, körüm; belki hiç görmek istemiyeceğiniz bir insan olabilirim; bir resme bakılarak insan nasil kendini kücük düsürür bu kadar?

Ben türk erkeğini mert, sözünün eri, kadinlara centilmen olarak bilirdim. Yillarca Almanya’da, Almanlarla bu yüzden kavga yapmışımdır.

Türk erkekleri kabadır kadını döver derler… barbardırlar derler; hayır derdim, yanlış tanıyorsunuz derdim…ne yazık ki çok yanılmışım; belki de öyle olmasını istermişim.

Fakat ben 27 sene oldu Almanyaya geleli; hiç bir Alman erkeğini bir kadını rahatsız ettiğini görmedim.

Facebook Almanya  sayfamda 5 senedir hiç bir Almanın sayfama zorla ekle diye israrını görmedim.

İstanbul’da yaşarken yeni yeni genc kiz olurken, Türk erkelerini babamız yaşında abimiz yaşında insanların bizi rahatsiz etiklerini cok iyi bilirim. „Aman kızım, kendinizi koruyun“ derlerdi bize büyüklerimiz. Yıllar geçti aradan, hiç bir şeyin değismediğini üzülerek gördüm ve şahit oldum.

Türk erkeğinin beyninin „iki bacak arası“ çaılştığı, aradan onca yıllar geçmesine rağmen; hala iki binli ve daha öncesi yillarda olduğu gibi bir değişiklik olmadan devam ediyor ve bu durum bir çok duyarlı insanlar gibi benide cok üzüyor.

Dinimizde günah, toplumda ahlaksızlık olarak bilinen bu durum ne zaman ve nasıl düzelir bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa…bunun böyle devamı bizi toplum olarak lekeliyor ve iyi olanlar da kötü damgasını alnından yiyorlar.”Kurunun yanında yaş odunun da yandığı gibi.”

Neden benim Türk erkeğim Avrupa’lı erkekler gibi medeni olmasın…? Ayni şey Almanya da yaşayan Türk erkek toplumunda da böyle maalesef… aynen geldikleri gibi; belki de daha fena. Avrupa’dan başka bir Avrupa yok dostlarım… kendinizi eğitin…eğitin kendinizi beyler!

Bu nahoş tecrübelerime yaşadığım bir olayı yazmadan edemiyeceğim.

Bu sene bir Alman bayan arkadaşımla Belek’e tatile gitik. Son tatil günü taksi ile Belek’ten Çocuklarimiza bazi hediyeler almak, alış veriş yapmak için pazara gittik. Otelin önünden taxsiye bindik. Binmeden önce Resepsiyona taksi numarasını biraktım… bize bir şey olursa haberleri olsun diye; nede olsa yanımdaki arkadaşım bana emanetti. Resepsiyondaki insanın buna gülmesi… „ben tetbirimi alayımda… burasi Türkiye, Türk erkeğine güven olmaz kaygımı yenmeme yetmemişti.“

Taksi ile bir mağazanın önünde durduk; tam inecekken (önümüzde çukur vardı) mağazadan iki genç bize doğru fırladı. Biri benim elimden diğeri arkadasımın elinden tuttu. Arkadaşımın elinden tutan ona hitaben diyorki; gel YAVRUM, GEL! YERİM SENİ… diğer kişiler de gülüyorlar.  Taksiden indik. Ben kenara çekildim ve mağaza sahibine yüksek sesle; bey efendi, siz misafirlerinizi yavrum-lamı karşılyorsunuz deyince… bir afallama oldu; çit yok… benim Türk olduğumu tahmin edememiştiler. Sizin karınız, sizin ananız, sizin anneniz yokmu dedim! Sizin karınıza böyle söyleseler siz ne yapardınız?… Siz dağdan mı indiniz? Ayı-mısınız? hiç mi hayatınızda kadın görmediniz?… medeniyetten bir şey öğrenmediniz mi diye yüksek sesle bağırdım…

Antlalya yaşanacak ikinci şehir seçilmiş… ve bu olay böyle bir yerde oluyor; inanılacak gibi değil.

Olayın farkında olan mağazanın sahibi utanmış olacak ki karışmak zorunda kaldı ve: „buyurun… sakinleşin hanim efendi…çay ikram edelim…! İkramına hayir diyerek red ettim.

Bu arada olanları akustik olarak anlamayan Alman arkadaşım soruyordu…“ne oldu?“ diye… diyemiyordum ki; nasıl diye bilseydim ki?… BİZİM TÜRK ERKEĞİNİN GÖZÜ VE BEYNİ HALA AÇ… İKİ BACAK ARASINDA ESARETTE YAŞIYOR diye?

Bu olay beni çok etkilemişti. Böyle erkeklerin adına yerin dibine giresim gelmişti.

Evet…sevgili dostlarım… böyle bir olayla karşılaştığım için çok üzgündüm; beynimden bir çok sorular geçiyordu. Soruların başında ise; iki kadının turist olarak yalnız gelmiş olması, onların koca ya da erkek arar gibi muamele görmeleri idi.

Turist olarak gelen bu iki kadın erkek arasa idi, onu istediği yerde bulamaz mıydı? Bunun için illa da Türkiye’yemi gelmeliydiler? Bu nasıl bir beyindir? insan hayretlere düsüyor.

Evet beyler! Beyinlerinizi iki „bacak arasından“ kurtarın! Orda saklı kaldığı müddet medeniyetten nasiplerini alamayacaktırlar! Kendinizi eğitin… eğitin diyorum!

Yani biz ne insan olmayi, nede insanlara saygılı olmayi becerebiliyoruz. Dünya milletleri her gün medeniyet yolunda ilerlerken biz hala bir sosyal paylaşım sitesinin nasıl ve ne amaçla kullanılması gerekliliğini anlamış değiliz. Bunu her gün Facebook’ta görmekteyiz. İnsan istemesede söylemeden geçemiyor…!

Facebook’unda içine ettiniz. Sanki facebook’ta olan kadınlar erkek ariyormus gibi beyinlerinize yerleşmiş.

Buradan herkese sesleniyorum! Kendinize yapılmasını istemediğinizi, başkalarına yapmayınız; yaparken de kendi kardeşinizi, eşinizi, annenizi düsünün!

Bize her facebook’a girdiğimizde; facebok’unda içine ettiniz dedirtmeyin!
Saygılarımla

ANNEMİ BÜYÜTE BİLİRMİYİM?

 Uzun zamandır üzerine düşündüğüm ve konuştuğum bir konudur ‘annelik’. Anne olan ve anne adaylarına seslenmek istedim.

 Geleceğimizi oluşturan yegane temel yapı taşlarına şekil vermektesiniz. Çocuklarımızın iyi eğitimli, bilgili, görgülü, inançlı ve de kişilik sahibi olmaları sizlerin elinde.

 Son günlerde “Kadına Şiddet” başlığında yazılı ve görsel basında pek çok haber ve klipler yapılmaktadır.

 Erkekler ve şiddet tartışılmakta ama asıl hastalığın adı –teşhis- edilememektedir. İki genç evlenirler, derken genç kadın hamile kalır ve çocuğunu dünyaya getirir. Kadın henüz kendini ve eşini bile tanıyamamışken anne olmuştur. Çocuğa gerekli ilk eğitimi –kendi bildiğince tabii- yakın temasta olan kişi verir her zaman.

 Derken günün birinde anne oğluna nasihatlerde bulunmaya başlar; ‘Aman oğlum oku da büyüyüp adam ol, bizi de rahat ettirirsin”. Günün birinde bu dediği olur oğlu büyük bir şirketin genel müdürü olur. Bir gün oğul evin kapısını çalarak gelin adayıyla karşısına dikilir. Anne şaşkınlıkla karşılar bu durumu ama bozuntuya vermez.

 Nikah günü gelip çatınca anne oğlunu kenara çekip kendince nasihatlerde bulunmaya başlar. “Ben seni ellere çalışasın diye mi büyüttüm. Sakın fazla yüz verme. Çok konuşursa gerekeni yaparsın haddini bildirirsin. Evin reisi sensin, hakimiyet sende olmalı..” vs gibi gereksiz ileride çok vahim sonuçlar doğuracak sözlerle yönetmeye çalışır.

 Kendisi mutsuz bir yaşam geçirmiş, psikolojik rahatsızlıkları olan kişiliği oturmamış  pek çok kişide özellikle de kadınlar, ‘mutlu olmayı’ kendilerine  ceza olarak görürler.

 Mutsuzluk onların kimlikleridir. Bu egoist ve sadist düşünceye sahip bir annenin yetiştirdiği çocuk ne kadar sağlıklı ve güvenilir olabilir.

 Bir gündüz kuşağında kadın programlarının birinde beğenerek izlediğim ve sevdiğim İclal Aydın konuşuyordu. “Bir gün anne kızını evlendirir. Kızı kocasından annesine övgüyle bahsetmekte, evde her türlü işleri yaptığını söylemektedir. Hatta çamaşır, bulaşık, ütü, alışveriş vs…Anne bu duruma sevinir ve gayet normal karşılayarak kızını ve damadını tebrik eder. Derken bir gün oğlu evlenir ve akşam yemeğine davet edilir. Oğlunun masaya tabakları koyduğunu, bulaşıkları yıkadığını, ortalığı topladığını, çamaşırları ütülediğini görünce kıyamet kopar; ‘Sen erkeksin bu işler kadın işidir, ben seni ellere hizmet edesin diye mi büyüttüm a aptal oğlum’. Diyerek söylene söylene evine döner.

 Kendi içinde tutarsız olan biri yetiştirdiği çocuklara  ne denli faydası olur orası muamma. Ama şu bir gerçek ki annelerimizin ve anne adaylarının geleceğimizin yapı taşları olan çocuklarımızı yetiştirmede gerekli eğitim, bilgi ve donanımlara haiz olması kaçınılmazdır.

 Cahil bir zihniyetin yetiştirdiği çocuk her ne kadar bilgiye ve tahsile sahip olsa da, aileden almış ya da almamış olduğu görgü ve etik değerleri taşımadığı müddetçe, kendi ve himayesi altında bulunan insanlar da refah içinde olmayacaklardır.

 Sosyal ve kültürel bir yaşam kalitesinde bulunan bireyler çevresine ve kendisine daha faydalı bireylerdir. Tercihler bizi değil, biz tercihleri belirleriz.

 Bütün hafta boyunca evde çay partileri düzenleyip, tv deki programların eleştirisini yapan, komşusunun ya da sokakta acı çeken bir çocuğun nedenini öğrenmek varken ‘bananeci’  insanların ne gibi bir faydası olur ki topluma.

 Liderleri yetiştiren analardır. Faziletli liderleri yetiştiren ise kendinden önce evladını ve üzerinde doğduğu toprakları düşünen annelerdir.

 “ Balık baştan kokar” deyimini ülkeleri yönetenler için kullanmışımdır hep. Bu yazımda anneleri konu almamdaki sebep ise dünyayı doğuran ve çoğaltan, yöneten konumunda olmalarıdır.

 Geleceğimizi barışık ve mutlu görmek istiyorsak, kendi egolarımızı ve isteklerimizi çocuklarımıza aşılamadan, içlerinde keşfedilmemiş özlerini açığa çıkarmalarına yardım etmeliyiz

Yazan Ayşegül KARAYEL

10 KASIM 1938 PERŞEMBE 09:05 / 10 KASIM 2011 PERŞEMBE 09:05

 

Yazan: Prof.Dr. Fazıl Necdet Ardıç

“Değerli büyüğümüz, liderimiz, sevgili atamız;

“Geçen senelerde çok çalıştık, hiç durmadık. Vatanımız güllük gülistanlık. Her köşesini demir ağlarla ördük. Çevremizdeki komşularımızla oluşturduğumuz barış çemberi devam ediyor. Emperyalist güçler hala bize diş geçiremediler. Madenlerimizin hepsini bulduk, ekonomimize kazandırdık. Osmanlı Bankasından aldığımız dersle milli bankalarımızı koruyoruz. Türk sermaye birikimi zorlukla oluştu, fabrikalar kurdu, onların yüzyıllık fırsatçı uluslararası sermaye önünde ezilmemesine dikkat ediyoruz. Bilim adamlarımızın geliştirdiği yeni ürünlerle dünyanın her yerinde aranan mamülleri üretiyoruz. Bu yüzden işçilerimiz refah içinde ve mutlu. O çok önem verdiğin eğitim sistemimiz süper, bırak okuma-yazma bilmeyen kalmamasını herkese fırsat eşitliği, kaliteli eğitim, uzmanlaşma en üst düzeyde. Toplumun eğitim düzeyi yüksek, boş zamanlarında herkesin elinde bir kitap! Güzel sanatlar ve spor hayatımızın içinde, herkesin ilgilendiği bir uğraşısı var. Her şehirde tiyatrolarımız, sanat gruplarımız hem halkımızı devamlı eğitiyor, hem de sosyal ortamlar sağlıyorlar. Hele kütüphanelerimizi görmeni isterdik. Çiftçimiz her zamanki gibi baştacımız, köyde olmak eğitimsiz olmak anlamına gelmiyor. Kendi tarlalarımızda kendimize yeterli olmak için çok çalışıyoruz. Milletimizin birliği, ortak dilimiz sayesinde pekişti. Devletin parası hepimizin ortak varlığı, yokluk günlerini unutmadık, çok titiz bir şekilde harcanıyor. Borçlarımızın hepsinden kurtulduk, hatta bazı ülkelere boyunduruk altına girmesin özgür kalabilsin diye borç bile verebiliyoruz. Halkımızın maneviyatı sağlam, istediği gibi ibadetini yapıyor, kimsenin kulu değil, çünkü dininin kurallarını Türkçe öğreniyor, ibadetini Türkçe yapıyor. Bu konuda fırsat olmayınca, onları kandıracak ruhban sınıfı da kalmadı. Kurduğun tarih kurumları sayesinde, kendi tarihimizi hem materyalist çıkarcı batı bakışından, hem İslamik Arap emperyalizminden, hem tek yanlı kindar Çin söylemlerinden kurtardık.”

Tersname şeklindeki mektubuyla önce şaşırtan, ardından eleştirilerini sıralayan Prof. Dr. Ardıç, öğrencileri tarafından uzun süre ayakta alkışlandı.

Prof. Dr. Ardıç mektubuna devamla.

“SENİ DANSÖZ GİBİ PASTADAN ÇIKARIYORLAR”

“Değerli Atam, Lütfen kızma, seninle eğlendiğimizi düşünme. Senin zaten gerçekleri bildiğini biliyoruz. Bütün bunları; 71(73) yıldır atılan o gösterişli, ağlak nutuklardan, samimiyetsiz törenlerden sıkılmışsındır, mektubun girişinde seni birazcık gülümsetebilir miyiz diye yazdık. Çünkü senden hatıra kalan resimlerdeki o içten tebessüm sana çok yakışıyor. Doğrusunu istersen, senin gibi liderler artık bu günlerde pek muteber sayılmıyor. Seni bekarlık partilerindeki dansözler gibi pastadan çıkarıyorlar. Açık konuşmak, düşünmek, yorulmadan çalışmak değer kaybetti. Artık fikir tartışmaları bile farklılaştı, halkın kimin ne demek istediğini anlamasına imkan yok. Toplum mühendisliği öyle gelişti ki, artık tutarlılığa bile gerek kalmadı. Öyleki fikrin başlığı, sloganı ve içeriği tamamen farklı olabiliyor. Barış isteyerek savaş, birlik isteyerek ayrılık, eşitlik isteyerek sömürü, demokrasi isteyerek baskı kolayca yapılandırılabiliyor. Ama sen bunların olacağını zaten biliyordun. Bize nelerle karşılabileceğimizi açıkça söylemiştin. `Ey Türk Gençliği’ diyen sesin hala kulaklarımızda. Gençken bu hitabeyi her okuyuşumuzda hepimiz içimizden `üzerimize düşeni yaparız elbet’ demiştik. Şu anda kaçımızın hala aynı fikirde olduğunu tahmin etmek biraz zor. Neyse! Senin ideallerine inanan, seni putlaştırmamış, her olayı bilimin penceresinden değerlendiren bizler buradayız. Eskisi kadar çok değiliz. Senin gösterdiğin yolun değil de senin yarattığın gücün etrafında toplananların hepsi yolda döküldü. Kimisi paranın gücüne, kimisi iktidar nimetlerine dayanamadı. Kimisi dünyada popüler olmayı, ülkesinde onuruyla yaşamaya yeğ tuttu. Kimisi korktu. Anlık rüşvetleri, çocuklarının geleceğine tercih etti. Kimisi hümanist kesildi. Tarihin neden tekerrür ettiğini unutup, ülkesine başkasının gözlükleriyle bakmaya başladı. Kimisi sivil toplum örgütçüsü oldu. Parayla fikir ithalatçılığı yaptı. Kimisi kendine iktidar alanı açmak için, bugüne kadar bu ülkeyi yüzlerce kere dolandırmış kişilerle işbirliği yapıp, onları idare edebileceğini sandı.

“ŞİKAYET EDİYORUZ DİYE DÜŞÜNME”
Ama hepsinin vicdanı, 128 yıl önce doğan senin görüşlerinin, günümüzde de hala geçerli olmasını kaldıramadığından, bütün yapılanların senin görüşlerine uygun olduğunu anlatmak için neler uyduruyorlar neler, yaratıcılıkta sınır yok, keşke görebilseydin. Artık yolumuza onlarsız devam ediyoruz. Bu anlattıklarımı sakın bir şikayet veya bir çaresizlik ifadesi olarak düşünme. Sadece bize gerçekleri görmeyi, ona göre politikalar üretmeyi, kendine ve milletine güvenerek onurlu davranmayı sen öğrettin. Sen aramızdan ayrıldıktan sonra ulusal hedeflerimize konsantrasyonumuzu kaybettik, birbirimizle uğraştık, küçük kurnazlıklarla vakit kaybettik, düşmanlarımızın ülkemizin planlarına müdahil olmasına izin verdik. Kişisel çıkarlarını siyaset diye yutturanlarla, milleti için fedakarca çalışanları birbirinden iyi ayıramadık. Ağaları, şeyhleri, savaş zenginlerini, saltanat meraklılarını, din bezirganlarını yeniden hortlattık. Senin yönetimine diktatörlük diyenlerin, demokrasi diye diye nasıl kendi krallıklarını kurduklarını zamanında farkedemedik. Ama artık daha tecrübeliyiz. Kolay kolay, gazete haberlerinin, kimin çektiği belli olmayan filmlerin, yalancı kahramanların tuzaklarına düşmüyoruz. Bütün hatalarımıza rağmen uğraşıyoruz, didiniyoruz, anlatıyoruz, uyandırmaya çalışıyoruz.

BİR DOSTUMUN İSYANI-İNSAN HADDİNİ BİLMELİDİR

Dün, 16 kasim 2011 Çarşamba; öteki günler gibi akımı belli olan bir gün. Sabah kahvaltısı; arkasından işi olan işine, olmayan bir başka işle meşgul olmaya çalıştığı bir gün. Bir çok arakadaşlar serbest meslek sahibi olmasından ötürü, gününün nasıl geçeceğini kendisi tayin edebilmek özgürlüğünün tadını…bazen de acısını kendisi tayin edebileceği bir gün. Avrupa’da yaşayan ve çalışan bir dost kardeşimiz olan Nurdan Yiğit arkadaşımız da bu özgürce çalışmanın tadını da acısını da çok iyi bilen; hayatın içersinde ve onu medeni yaşayan bir kişilik.
İş yerine geldiğin de ilk işi etrafa bir göz attıktan sonra, belki bir Fincan kahve eşliğinde İnternet’i açarak dünyada ne var ne yok diye bir göz atarken, üyesi olduğu Facebook sayfasına da bir göz atmayı yeğler. Kişiliğinin ona verdiği karakter, onu hiç beklemediği bir haber ile karşılaştırır. Haberin özünü bilmiyorum ama… ne olduğunu bilmekte bir zorluk olmadığını biliyorum. Nurdan hanım bir seviyesi düşük tarafından rahatsız edilmişti. Nurdan hanımın o an ne düşündüğünü sadece tahmin edebiliriz; ama ne hissettiğini asla aynen hissedemeyiz. Üzgünlüğünü ve nefretini dile getirmek için altta ki yazıyı duvarında paylaşır. “Yapıştırır”!

Buyurun!

Nurdan Yiğit:
Arkadaşlarımın sayfalarındaki beylere sesleniyorum!!
Facebook’un da içine ettiniz; ne anliyorsunuz bir resme bakarak, dürtmek, mesaj atmaktan? Belki ben körüm, belki ben sakatım!
Bir resimden neler cikarıyorlar? Of ya fenalik geldi… benim sayfamdaki insanlar gayet seviyeli ve tanıdığım arkadaşlarım; eklerim… keyif benim…! Birde kızıyorlar eklemiyorsun diye; herkes haddini bilsin…!
Diyor Nurdan Yiğit…
Evet beyler! İnsan haddini bilmelidir! İnsanı insan yapan almış olduğu terbiyedir, öğrendiği meslek ve ünvan değil.
Size güler yüz ve nezaket ile merhaba diyen bir kadın, Size aşık olduğundan, ya da sizinle her hangi bir ilişki içerisine girmek istediğinden değil, sizin de bir insan olduğunuzu düşündüğü içindir.
Sizler…efendiler! Kendisinin bu yazıdan gocunduğunu düşünenler. Hepimiz aile ve ana bacı sahibiyiz. Sizin kutsallarınızı bir başkası rahatsız ederse siz ne düşünürsünüz…bunu hiç düşündünüzmü?
Bakınız beyler!
Ben sizlere vaaz vermek niyetinde değilim. Faacebook’ta zaten yeteri kadar vaaz veren de var; belden aşağı yazanlar da var. Vaazlarınızı onlardan dinleyin. Ancak bir kaç sözüm var. Onları isteyen okur, istemeyen okumaz.
İnsan her şeyden önca haddini bilmelidir. Bu asıl terbiye, ne Dinimize aykırıdır ne de medeni bir düşünceye.
“Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi, sizde başkasına yapmayınız” hadisi, adalet duygumuzun da gereğidir. İnsan yaratılan tüm varlıkların en değerlisidir…eğer İnsan olabilmiş ve kalabilmiş ise. İnsan olmak; farklı duyguların ifadesidir. güvenebilmektir, sevebilmektir, sevildiğini anlayabilmektir. Merhabaların şüpheye, selamların tehlikeye, gülmelerin yalnış ifadeye, dönüşmediğidir insan olmak.
Temiz duyguları kirliye döndürmeden anlayabilmenin ifadesidir insan olmak.
İnsan olmak ucuza terkedilecek sevda değildir. Bir muhabbeti dürüstce yapabilmektir
Nezaketi yalnış anlamadan, nasılsınız diyebilmektir. İnsan olmak medeni insanların
verdiği selamı kötüye kullanmadan…nasılsınız diyebilene medeni düşünce ile cevap verebilmektir. İnsan olmak her medeni insanın ihtiyacıdır. Art niyetsiz ve dürüstce…Merhaba derken insan olmanın sorumluluğunu taşımanın yükümlülüğüdür.
Kalın sağlıcakla
Mehmet Sungur
17 Kasım 2011 Perşembe