Kitap mı, İnternet mi?

Geçen gün bir televizyon programında haber kuşağında İstanbul İl Milli Eğitim Müdürünün ilginç ve de güzel açıklamalarına rastladım.

 Yalnız ne tuhaftır ki bahsettiği konu önemli yalnız anlattığı çok komikti.

 Türkiye kitap okuma alışkanlığı mevzusunda sınıfta kalmış. Acaba neden?

 Hayatımıza çok küçük yaşlarda verdiğimiz-verilen- şekillerin geleceğimizin temelini oluşturmada ne denli önemli olduğunu uzmanlar çok güzel açıklıyorlar.

 Ama biz daha ilkokul sıralarında oyun çağındaki çocuklarımızın eline kitap yerine bilgisayar tutuşturuyoruz. Bu da yetmiyormuş gibi müfredat gereğiymiş (!) öğretmenlerimiz ders konularını ve ödevlerini internetlerden bulmalarını özellikle istiyormuş. 

Buna gülmeyeyim de ne yapayım sevgili dostlar. Ağlanacak halimize gülmekte alışkanlık oldu artık.(!)

 Ben, çocukluğumda kütüphanenin tozlu rafları arasında dolaşırken kitapları koklayarak büyüdüm. Bu huyum hala sürdürmekteyim ama o kokuyu maalesef artık alamıyorum. Çoğunun tuhafına gidebilir; “kitapta koklanır mıymış?” diyebilir. Evet bu bana has bir özellik midir bilmem ama ben hala tüm kitaplarımın sayfalarını koklayarak okuyorum, beğendiğim yada ilginç bulduğum sözcüklerin altını çiziyor, notlar alıyorum.

Önümde duran cam fanustan dünyayı izleyebilirim ama kokusunu alamam, hayal edemem, hazır olan bilgiyi kopyalaya yapıştır yaparım ancak.

 Teknoloji karşıtı asla değilim elbette, olması gereken kolaylıklardan faydalanacağız faydalanmasına da bunu abartmadan birinci elden verilerin de toplanabilirliğinin önemini unutmadan.

 Fişi çekilince yok olan o koca fanustaki verileri mum ışığında bile tozlu (!) kitaplığınızda bulabilirsiniz. Onların elektriğe yada fişe ihtiyaçları yoktur. Cansız gibi dururlar ama içlerindeki bilgilerle odanızı aydınlatır, renk katar.

Hayal bile kurmayı unutturanlara inat kitaplara sığınmaya, cümleleri hafızamızda şekillendirmeye ne dersiniz?

Göreceksiniz ki harfler siz kitabın ilk sayfasını açtığınızda dans ederek ışığını yayacaktır Okuyalım, her ne geçerse elinize okuyalım.  Okumak gerektiğinde en güzel cevap olan “susmayı” ve “dinlemeyi” de öğretir bizlere.

İçimizdeki her türlü sevgiyi yaşatmak ve yaşamak adına okuyalım..

 

Reklamlar

SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİ VE “OYNAYAN TAŞLAR”

Yaşadığımız çağ teknolojinin bu günlük zirvede olduğu çağ. İnternet ile dünyanın küçülmesini görebiliyor ve hissedebiliyoruz…yaşıyoruz. Bu yakınlaşmada sosyal paylaşım sitelerinin önemli payı olduğu inkar edilemez. Windows 3.1 ile başlayan İnternet, Windows 95 ile daha da hızlı ve geniş kapsamlı olarak tabana yayılmaya başladı. Windows 98 ilk yazılımı Windows 95 i, aratmadı ise de… başarılı olduğu söylenemez. Windows 98 ikinci yazılım ilkinin hatalarında büyük düzeltmeler yapmasına rağmen, zirveye ulaştı söylemek mümkün değil idi. Windows 2000 ile, DOS (Disk operating system)Disk işletim sistemine son veren Microsoft, kısa bir zaman içersinde Windows xP ile zirveye yanaştığının sinyalını veriyordu; ve öyle de oldu.

Ben burada işletim sistemlerinin özelliklerini yazmak amacında değilim. Gelişen dijital teknolojinin dünya üzerindeki etkisine göz atmak istiyorum. Hızlı İnternet ve yanında getirdiği sosyal siteler, her vatandaşın kullanabileceği kolaylıkla yaygın bir duruma geldi. Çoğulcu katılım ile dünyanın küçüldüğünnü her gün dakıkasına varıncaya kadar yaşadık ve yaşıyoruz. Sosyal sitelerde her gün milyonlarca paylaşım gerçekleşmektedir. Bunların hepsi okunmaya değermi(?) ap ayrı bir soru. Herkes kendine göre okumak istediğini seçmekte hak sahibidir.

Bu kadar geniş açılım tabii ki dünya politikasında etkisini gösterecekti. Bunun en güzel misalini „Arap baharı“ ile yaşadık. Facebook, Twiter, hi5, Msn, Google, Yahoo, hibi, bado, Mirc, Isq ve daha pek çok sosyal paylaşım sitesi bireylerin duygu ve düşüncelerini değiştirdi. Eskilerde yönetimleri eleştiren insanlar çok dikkatli olmalıydı. Yazılarından ötürü sadece kendilerini değil, aynı zamanda aile fertlerini de tehlikeye atıyordu. Çoğulcu katılım ile gerçekleşen yayılma, batının desteği ile daha da özgür bir paylaşım alanına döndü. Yaşadığımız „Arap baharı“ bunun en bariz misalidir. Önce Cezayir de başlayan ayaklanmalar kısa zamanda Mısır hükümetinin de sonu geldiğinin sinyallerini verdi. Mısır özelinde ‘facebook ve bado’nun oluşturduğu özgür iletişim alanı içerisinde toplanmaya başlayan halk 20 güne yakın süren bir direnişle Hüsnü Mübarek’in kırk yıldır süren iktidarını yıktılar. Mübarek iktidarının sözde cumhuriyetini, özünde cumhuriyet ve demokrasi ile değiştirdiler. Mübarek her katıldığı seçimde baskıyla iktidar oldu, muhaliflerini ortadan kaldırdı, sürdü, cezalandırdı, şimdi ise  yaptığı zulmün cezasını çekmekte. Arkasından Libya sıradaydı. Muammer El Kaddafi kırk yıl yönettiği halkını yedirmiş içirmişti ama; özgür değildiler. Sosyal medya burada da etkinliğini götermekte geç kalmadı. Sonuç olarak Kaddafi de acı ve insanlık dışı bir şekilde kendi halkı tarafından linç edilerek öldürüldü. Şimdi sırada kimler var bilinmez. Bilinmez ama…kör görmezse sezer, hisseder misali, Libya ile „Arap baharı“ bitmiştir denilemez. Bu durum Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Libya ve Cezayir’in yanı sıra diğer 3. Dünya ülkelerini de kapsayabilir(?)Sosyal paylaşım özelinde şunu da unutmamak gerekir, Avrupa ve Amerika destek verdikleri bu devrimlerde, kaybetmeye başladıkları çıkarlarını koruma isteğinin de olduğunu unutmamak gerekir. 1930’lu yıllardan itibaren askeri cuntaları iktidara getiren yine onlardı ve çıkarları içindi. Şimdilerde ise çok hoşlarına gitmese de, halkın güçlendiğini görünce arkalarında durmak gerektiği fikrinden duruma göre bir yaklaşımla demokrasi, halkın özgürlüğü, halkın görüşüne sesine saygı konuşmaları yapılmaktadır.

Sosyal medyanın gücü gelecekte daha da artacağa benziyor. Gerek özel, gerekse toplumsal hayatımızda, artısıyla eksisiyle yaşamın bir parçası olarak kalacaktır.

Bilinçli kullanabilmek umuduyla!

Kalın sağlıcakla.

BEN ÖZEL HASTANEDE BAŞBAKAN ÜNİVERSİTEDE AMELİYAT GEÇİRDİK. HER İKİMİZİ DE AMELİYAT EDEN PROFESÖR İDİ.TAM GÜN YASASI NERDEYDİ?

Öncelikle ameliyatımı gerçekleştiren aziz doktorum Prof. Dr. Kılıç Aydınlı Beye sonsuz şükranlarımı sunmak istiyorum.

Birçoğunuzun bildiği üzere 21 Kasım tarihinde bir ameliyat geçirdim. Ameliyatımı gerçekleştiren doktor bir profesör idi. Alanında uzman biriydi. Bana 3 sene önce rahatsızlığım için söylediği sözler üzerine ona inanmış, güvenmiş başka bir doktora gitme gereği bile duymamıştım. Bu doktorumdan öncesi başıma gelenler ise tam bir trajikomediydi.

Prof. Dr. Kılıç Aydınlı ile 2008 yılında tanışmış ve ona güvenmiştim. O tarihlerde rahatsızlığım ameliyat olmamı gerektiriyordu ama ben çeşitli nedenlerle operasyonu doktoruma danışarak erteledim.

Velhasıl o günler başkaca sıkıntılar yüzünden olamadığım ameliyatımı ertelemem vaziyeti olduğundan daha vahim bir duruma getirmekten öteye gitmedi.

Doktorumdan ameliyatımın Sigortalı bir kurumda olup olamayacağını sordum. Kendisi bana “keşke ‘tam gün yasası’ olmasaydı seni kendi üniversitemde ameliyat ederdim” dedi. Anlaşmalı kurumlar arasında olan –SGK- Avrupa Florence Nightagale Hastanesini önerdi. Kendi operasyon ücretinden feragat eden aziz doktorum görevini başarıyla gerçekleştirdi.

“Tam gün yasası”’nı hazırlayıp yürürlüğe koyan Sağlık Bakanlığı, bu yasayı sanırım yalnızca vatandaşa uygulanması için tasarladılar. Aksi olsaydı bu yasa gereği kanun önünde Başbakan Tayip Erdoğan’da bu uygulamaya tabi tutulması gerekiyordu.

Oysa kendisi milletinden ayrıcalıklı bir şekilde Marmara Üniversitesinde bir profesörün müdahalesiyle bağırsak ameliyatı geçirdi.

Bu yasadan hoşnut olmayan pek çok profesörlerimizin olduğu gibi Sağlık Bakanlığınca da malumdur. Geçenlerde gazetede Emin Çölaşan’ın bu konuyla ilgili yazısı gözüme çarpmıştı. Fakülteleri bırakıp özel hastanelere geçmeleri söylenen profesörlerin çoğu istifa etmekte ve ne yapacakları konusunda kararsızlar. Özel hastanelerin patronları iktidarın himayelerinde olduğunu göz önünde bulundurursak bundan kimlerin çıkar sağladığı da malumdur.

Şimdilerde ise bu yasanın uygulaması konusunda geri adım söylentileri yayılıyor.

Ben Başbakanın ameliyatının Marmara Üniversitesinde yapılmasının belki bu yasanın değiştirilmesi yada iptali babında gerçekleştiği düşüncesiyle safça yaklaşmaktayım.

Bu rezaletin düzeltilmesi, insanların muayene ve tetkiklerinin, ameliyatlarının ekonomik durumları göz önünde bulundurularak tespit yoluna gidilmesi bizlerin ve geleceğin potansiyel hastalarının da mağdur edilmemesi için gereğinin yapılmasını yetkililerden süratle talep etmekteyim.

Sağlıktan muzdaripsiz mutlu yaşamlara..

Mutsuzluğun reçetesi: “SEVGİ”

Korku ve şiddete dayalı filmler toplumu mutsuzluğave güvensizliğe sürüklüyor. Geleceğinden endişe eden insanlar oluşuyor ve bu durum bazı siyasilerce işlerine yarayan bir durum haline geliyor.

Korku içinde olan toplumları yönetmek daha kolaydır. Çünkü onlara vereceğin en ufak bir hediye mutlu(!) olmalarını sa
ğlayacaktır.

Şiddete ve gerilime dayalı filmler zaten hazırda bekleyen depresyonu tetikler. Bu nedenle bazı insanlar da bilinç altına kayıtlı şiddet duyguları, olası en ufak bir sorun karşısında ortaya çıkmakta ve kendini göstermektedir.

Daha huzurlu ve mutlu yaşayabilmemiz için herkese düşen pek çok görevler var. Görsel basına burda çok iş düşüyor. “Sevgiye ve duyguya” dayalı etik konulu filmlerin çoğalması  ve izlenmesi sağlanmalıdır.

Geçen bir dergide gözüme takılan Psikiyatrist Dr.Şafak Taktak’ın bir sözü geldi aklıma: “Görselliğe takılıyoruz. Çünkü görsellik en kolay öğrenme metodudur. İnsanlar iyi giyinmek, iyi görünmek için tüm enerjilerini harcıyorlar. İnsani ilişkiler güdükleşiyor, elektrikler kesilince insanlar ne konuşacağını şaşırıyor.” Modern toplumun bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bencil bireyin tekrar sevgiyi keşfetmesi gerektiğini söylüyor.

Yaşanan duygusuz ortamın içinde insanı hayata bağlayan en önemli duygu olan aşkın yerini de hırslar ve ayak üstü ilişkiler almış durumda. Görsellik ve paran varsa aşkın da oluyor, yoksa sisteme ayak uydurup çürümek zorunda kalıyorsun.

Her sabah, acelesi olan her yaştan milyonlarca insan yataklarından kalkarak dünün tekrarı olacak çetin bir güne daha başlıyor. Kime “en çok istediğin nedir?” diye sorarsanız, “huzur” diyecektir mutlaka.

Hayatlarımız duygunun, rahatın olmadığı, başı ve sonu olmayan maratonlara dönüştü. Bu yorucu, mutsuz hayat maratonu daha çocuk yaşta okulla başlıyor. Başkalarının önüne geçmek, yarışı en azından orta sıralarda sürdürmek için hızlı koşmak gerektiği anlatılıyor, öğretiliyor.

Bize de bu tempoya uymaktan başka yapacak bir şey kalmıyor.  Sonuç:  Hızlı koşan çabuk yoruluyor..

Birçoğumuz için “baba evi” geride bir hayal olarak kaldı. Komşularla akşam oturmaları kalmadı artık. Evlerimiz yalnızlığımızın, mutsuzluğumuzun kaleleri oldu.

Bize mutsuzluk veren sadece bireysel hayatlarımız değil. Dünyada savaşlar, açlık, şiddet, sömürü, çılgın tüketim egemenliğini sürdürüyor. Günümüz modern insanı mutsuzluğa, şiddette, yanı başında patlayan silahlara ve bombalara, bitmek bilmeyen yıllardır süregelen yitirilen şehitlerimize  alıştı. (!) Başka türlüsünü hayal edemiyoruz.

Bu kaosun içinden kurtulmanın tek yolu “SEVGİ”’den geçmektedir. Çok küçük yaşta başlarız öğrenmeye ve bu durum ölünceye kadar da devam eder. Ve günün birinde anlarsın ki, zirvede dahi olsan hayattan istediğin tek şey “sevmek ve sevilmek”’tir.

İsteklerimiz sonsuzluğa kavuşma arzusundayken, en önemli ve kıymetli hazineyi “zaman, aşk ve bilgiyi” yitirmemeye çalışmalıyız.

Kayahan’ın dediği gibi “Yolu sevgiden geçenlerle bir gün buluşmak dileğiyle. :)